Logo Text

Prof. Dr. Nermin Abadan Unat

Başarılar ve Zorluklarla Dolu Bir Yaşam

Nermin Abadan

Prof. Dr. Nermin Abadan Unat, İstanbul Aralık 2012

Türkiye’nin ilk kadın Siyaset Bilimcisi, ilk kadın gazetecilerinden ve senatörlerinden biri olan Prof. Dr. Nermin Abadan Unat, aynı zamanda 1952 yılında Amerika’ya giden Türk Fulbright Bursiyerlerindendir. Türkiye’ye döndükten sonra birçok üniversitede görev yapan Prof. Dr. Unat, birçok tanınmış akademisyenin ve iş dünyasında başarılı profesyonelin de hocalığını yapmıştır. Nermin Hoca’nın öğrencilerinden ve aynı zamanda bir Fulbright Bursiyeri olan Gazeteci Sedef Kabaş “Hayatını Seçen Kadın “Hocaların Hocası” Nermin Abadan Unat” adlı bir kitap yazmıştır. Bir mülakat formatında olan bu kitabın adı bile Prof. Dr. Nermin Abadan Unat’ın başarılarla olduğu kadar birçok zorlukla da dolu olan yaşamını özetler niteliktedir.

Bize kısaca akademik geçmişinizden bahsedebilir misiniz?

Sosyoloji’ye olan ilgim lise yıllarında başladı. İzmir Kız Lisesi’nde okurken erkek bir Sosyoloji öğretmenim vardı ve sanırım ben onun sınıfındaki en başarılı öğrenciydim. Bu yüzden, toplumsal konulara olan ilgimin o yıllarda başladığını söyleyebilirim. O zamanlar bir Lira olan cep harçlığımın 35 Kuruş’u ile Tan Gazetesi alırdım. Bu bile benim bir lise öğrencisi olarak siyasete ve Sosyoloji’ye olan ilgimin bir göstergesi sayılabilir. Daha sonra, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okurken aldığım Hukuk Felsefesi dersi de benim çok ilgimi çekmiştir. Özetle, Sosyoloji’ye olan ilgimin Amerika’ya gitmeden çok önce başladığını ama Amerika’da arttığını söyleyebilirim.

Fulbright Bursu hakkında nasıl bilgi sahibi oldunuz?

II. Dünya Savaşı sırasında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldum ve Ankara’ya gidip orada Ulus Gazetesi’nde tercüman gazeteci olarak çalışmaya başladım. Bu görevim sırasında, savaşın son yılını çok yakından takip ettim, ve bu durum benim uluslararası ilişkilere daha fazla ilgi duymama vesile oldu. O yıllarda, Ankara’daki Amerikan Büyükelçiliği’nde Basın Ateşesi olarak görev yapan ve daha önce de Robert Kolej’de de öğretmenlik yapmış olan Robert Moore ile tanıştım. Kendisi hemen hemen her gün gazeteye gelir ve Amerika ile ilgili önemli haberleri ve resimleri benimle paylaşırdı. Hatta, Senatör William Fulbright’ın Türkiye’yi ziyareti sırasında beni Senatör’le de tanıştırmıştı. Ben de Senatör Fulbright ile bir röportaj yapıp bunu Ulus Gazetesi’nde yayınlamıştım. Fulbright Programı Türkiye’de başladığı zaman Bay Moore beni bursa başvurmam konusunda cesaretlendirdi. Ben de başvurdum, ancak başvuru yaptığım ilk yıl bursu kazanamadım çünkü evliydim. Bir sene sonra, Fulbright yetkilileri bursu alan bekâr öğrencilerin Türkiye’ye dönmediklerini fark edip evli olan adaylara da şans vermeye karar verdiler. Ben bir yıl önce başvuru yapmış olduğum için tekrar yapmadım ve ikinci yıl bursu aldım.

Univers,ty of Minesota, Department of Public Administration, hocalar ve ogrenciler foto_2

Nermin Abadan Unat, Minnesota Üniversitesi

Amerika’ya nasıl gittiniz ve gittiğiniz zaman neler gözlemlediniz?

Ben Amerika’ya 1952 yılında gittim. Türkiye’den giden grup olarak önce Yunanistan’a daha sonra Napoli’ye ve oradan da Marsilya’ya geçtik. Marsilya’dan trenle Paris’e gidip orada bir gece kaldık. Daha sonra, Calais’e gidip oradan bir gemi ile New York Southampton’a vardık.  Çok hoş bir seyahat oldu. New York’a vardıktan sonra bizi oryantasyon programı için Ann Arbor’daki Michigan Üniversitesi’ne götürdüler. Bu oryantasyon programı 6 hafta sürdü ve bu program sırasında Amerika hakkında bize bilgi veren ünlü konuşmacıları da dinledik.

Ben Amerika’ya gittiğim zaman eşim Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekanı oldu, ve aynı yıl emekli bir profesör olan Profesör Blakey Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye Bölümü’nde hocalık yapmaya başladı. Ben de Minnesota’da Prof. Blakey’nin bir tanıdığının evinde kaldım. Orada hayatımda ilk kez siyah beyaz televizyon gördüm. Daha sonra, Sosyal Hizmetler’de görevli ve dört çocuğu olan bir ailenin evinde kalmaya başladım. O günlerde, Amerikan seçimleri gerçekleşecekti, ve bu aile Demokrat Parti adayı olan Stevenson’ı destekliyordu. Seçim günü yaklaştıkça aile üyeleri daha aktif olmaya başladı, ve bir gün ailenin en küçük çocuğu elinde ‘I like Ike’ yazılı bir pankartla evin içinde koşmaya başladı. Ben de ona ailenin diğer üyelerinin Stevenson’ı desteklediklerini söyledim ve o da bana “Muhalefet olmalı” şeklinde bir cevap verdi. Yani bu çocuk ailede diğer partiyi temsil ediyordu ve bu da siyasal kültürün çok güzel bir örneğiydi. Eğer bir ailede 10 yaşındaki çocuk kendi fikrini açıkça savunabiliyorsa biz orada demokrasi kök salmıştır diyebiliriz.

Seminer sırasinda Turkiye hakkinda yaptigi

 Türkiye hakkında sunum yaparken

Türkiye ve Amerika’yı eğitim sistemi ve yaşam tarzı olarak karşılaştırdığınız zaman ne tür farklılıklar gözlemlediniz? Gittiğiniz üniversite sizi nasıl karşıladı?

Amerika’daki eğitim sistemi farklıydı. Hocalar sadece ders anlatmıyorlardı. Okuma listeleri de veriyorlardı ve ben bu listedeki kitapları okumayı seviyordum. Bu kitapları kütüphanenin “reserve” bölümünde bulur ve özetlerini çıkarırdım. O zamanlar, hayatı kolaylaştıran Internet gibi araçlar yoktu. Herbert Maklowski adında bir profesör vardı ve kendisinin muhafazakar siyasi kültür üzerine birçok kitabı bulunuyordu. 25-30 sene sonra, kendisinin New York’ta Russel Sage Vakfı’nda olduğunu duydum ve kendisiyle tanışmaya gittim. Bana çok büyük ölçüde esin kaynağı olduğunu, birçok öğrenciye hocalık yaptığımı ve kürsü kurduğumu söyledim. Bu söylediklerimle çok ilgilenmedi. Halbuki, Amerika’da hocalar genel olarak öğrencilere çok yakın davranırlar. Türkiye’de de böyle bir durumda daha olumlu bir tepki alacağımı biliyordum. Ben de bundan cesaret alarak gidip konuşmuştum. Prof. Maklowski’den başka sevdiğim iki akademisyen daha vardı. Bir tanesi Siyaset Teorisi dersi veriyordu. Onunla da yıllar sonra tekrar karşılaştım. Diğeri ise Sosyal Psikoloji alanında çok ünlü olan ve kendisinden Ön yargı ve Anti-Semitizm üzerine dersler aldığım Alfred Rose’du.

Gittiğim üniversitede danışmanım da dahil olmak üzere herkes beni çok iyi karşıladı ve çok misafirperver davrandı. Hiçbir şekilde uyum problemi yaşamadım. İçinde Amerikalılar’ın da olduğu birçok arkadaşım oldu. Ancak, aldığım burs miktarı oldukça kısıtlıydı. Bana Minneapolis’te bulunan ve 70 yaş üstü yetişkinler için olan Evergreen Club’da konferans verip vermeyeceğimi sordular. Ben de ek gelir elde etmek için kabul ettim ve bu şekilde yaklaşık 35 konferans verdim. Bu arada, her hafta Ulus Gazetesi’ne Amerika hakkında bir makale yazıp gönderdim. Bir de tabii Prof. Blakely sayesinde her hafta farklı bir evde misafir edildim ve her zaman el üstünde tutuldum.

O akademik yılın sonunda, Istanbul Üniversitesi ve Ankara Üniversitesi’nden bir grup akademisyen Minneapolis’e geldi. Bir Fulbright bursiyeri olarak o yıl içinde birçok yere davet edilmiş olduğum için bu sefer ben insanları davet etmek istedim, ama tabii benim çok büyük bir evim yoktu. Konserlerde tanıştığım ve iyi arkadaş olduğum bir aile, Türkiye’den gelen konuklarıma ve diğer arkadaşlarıma bir parti verebilmem için evlerini kullanabileceğimi söylediler. Bu benim için çok şaşırtıcı bir durum oldu, çünkü beni sadece birkaç aydır tanıyan insanlar hiç tereddüt etmeden bana evlerini açmışlardı. Bu aslında Amerikan misafirperverliğinin en iyi örneklerinden bir tanesiydi. Partiye yaklaşık 100 kişi katıldı ve partinin sonunda hem erkekler hem kadınlar birlikte bulaşık yıkadılar. Türkiye’deyken pek farkında olmadığım kadın ve erkek arasındaki eşitliği de bu şekilde gözlemlemiş oldum.

Tatillerde de çok seyahat ettim. Güneydeki eyaletlere gittiğim zaman hala ırkçılık olduğunu gözlemledim. Aslında ırkçılık her eyalette farklı seviyelerde yaşanıyordu. Mesela, Minnesota Üniversitesi’nde zenci bir öğrenci vardı ve hiçbir şekilde ırkçılığa maruz kalmıyordu.

Detroit sehrini ziyareti

Detroit Gezisi (Nermin Abadan Unat, en sağda)

Bir Fulbrightlı olarak Amerika’da nasıl bir deneyim kazanmış oldunuz?

Alanımla ilgili yeni metodları ve araştırmaları takip etme şansım oldu. Amerika’dan tüm dünyayı görmeye başladım. O zamanlar, Doktora derecemi almaya hazırlanıyordum ve akademik kariyerime devam etme kararı aldım. Türkiye’ye döndükten sonra da verdiğim derslerde modern öğretim tekniklerini kullandım. Birçok öğrencim alanlarında çok başarılı kişiler oldu. Mesela, Taner Timur, Emre Kongar, İlber Ortaylı Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun olmuş öğrencilerimden birkaçıdır.  Öğrencilerim her zaman derslerimin ve öğretim tekniklerimin ne kadar etkili olduğundan bahsetmişlerdir.

1952 yilinda yapilan Amerikan baskanlik secimlerind eoy verilme asamasinda yapilan ziyareti

Amerikan Başkanlık Seçimleri sırasında oy sandıklarını ziyaret

Amerika’dayken Türkiye’yi tanıtmak için neler yaptınız? 

Amerika’ya gitmeden önce Türkiye’de 1948 yılında Türk-Amerikan Kadınları Kültür Derneği’ni kurdum. Bu derneği kurma amacımız Türkiye’yi tanıtmaktı. Bu dernekten 2000 yılında bir onur ödülü aldım. Bunun dışında, Türkiye’ye döndükten sonra birçok kez Amerika’ya kadın konuları üzerine ders vermek veya konuşma yapmak üzere davet edildim. Mesela, 1960 yılında Henry Kissinger tarafından Harvard Üniversitesi 6 haftalık bir Yaz Okulu’na davet edildim. 1970’lerde Milwaukee’de feminizm üzerine birçok programa katıldım. 1973-1974 akademik yılında, CUNY Brooklyn College’da çalışmaya gittim. Daha sonraki yıllarda da başka üniversitelere gittim.

Türkiye’ye geri döndüğünüz zaman çok farklılık gözlemlediniz mi?

Dönüşte uçakla geldim. Ankara çok derli toplu ve modern bir şehirdi. Müzik ve Sanat ile ilgili olarak birçok sosyal aktivite organize ediliyordu.

Yeniden Fulbright Bursu almak ister miydiniz? Bugünkü Bursiyerlerimiz’e neler tavsiye edersiniz?

Sanırım artık bursiyer olmam için biraz geç ama yeni seçilen bursiyerlere Amerikalı akranları ile arkadaşlık kurmalarını tavsiye ederim.

 

https://youtu.be/iosPSYArlB8