Prof. Dr. Aziz Sancar

Prof. Dr. Aziz Sancar

Prof. Dr. Aziz Sancar

Prof. Dr. Aziz Sancar Mardin’in Savur ilçesinde 8 çocuğun 7.si  olarak dünyaya geldi ve hiç eğitimi olmayan anne ve babası  çocukları için eğitimin önemli olduğunun bilinciyle onların okumalarını sağladı. Prof. Sancar İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde okuduktan sonra ABD’ye lisansüstü eğitim için gitti ve doktora derecesini 1977 yılında Dallas’taki Teksas Üniversitesi’nden Moleküler Biyoloji alanında aldı. Prof. Sancar DNA tamiri ve hücre döngüsü gibi alanlarda uzmanlaştı. 2015 yılında Kimya alanında Nobel ödülünü meslektaşları Tomas Lindahl and Paul L. Modrich ile birlikte DNA tamirinin mekanik çalışmaları ile ilgili yaptıkları çalışma ile aldı.

Prof. Sancar halen ABD’de Chapel Hill’de bulunan Kuzey Karolina Üniversitesi’nin Tıp Fakültesi’nde çalışmaktadır ve Komisyonumuz kendisi ile iletişime geçerek Prof. Sancar onuruna özel bir doktora programı başlatmıştır. Prof. Aziz Sancar onuruna Fulbright Türkiye Doktora Özel Bursu için ilk başvurular 2017 yılında alınmış olup bu programın ilk bursiyeri ABD’deki eğitimine Güz 2018’de başlayacaktır.

Internet ve medya üzerinden Nobel ödülü sahibi Prof. Dr. Aziz Sancar hakkında pek çok şey duyuyoruz. Bizim için kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz? Aslında daha çok bilinmeyen yönleri ile Aziz Sancar kimdir, bunu paylaşabilir misiniz?

1946’da Mardin’in Savur ilçesinde doğdum. Orada ilk ve ortaokulu okudum. Liseyi Mardin’de bitirdim ve İstanbul Tıp Fakültesi’nden birincilikle mezun olduktan sonra iki yıl doktorluk yaptım. Sonra ABD’ye geldim ve b urada Moleküler Biyoloji alanında doktora yaptım. Hayatım gerçekten basit. Internette ve sosyal medyada yazılı olandan farklı ekleyebileceğim bir şey yok.

Akademik başarının olabilecek en üst ünvanına kavuşmuş, yıllardır bilimsel çalışmaların içerisinde başarı ile yer almış ve binlerce öğrenciye örnek teşkil etmiş birisi olarak sizce başarı nedir ve başarılı olmanın sırları nelerdir?

Başarı yaptığınız işi en iyi şekilde yapmak ve bunun için de çok çalışmak demektir. Özellikle, eğer bilim yapıyorsanız en üst düzeyde bilim yapmaya çalışacaksınız. Benim başarı formülüm budur.

Tıp doktoru olmaya nasıl karar verdiniz ve Türkiye’de aldığınız temel tıp eğitimi size nasıl avantajlar sağladı veya hangi dezavantajları yaşadınız?

Aslında ben Tıp doktoru olmak istemiyordum. Kimyager olmak istiyordum. Lise 2. sınıftayken çok iyi bir Kimya hocam vardı ve Onun tesiriyle ben Kimyager olmak istedim. Fakat o zamanlar İstanbul’da üniversiteye giriş sınavı her fakülte için ayrı ayrı oluyordu. Ben hem Kimya bölümünün, hem de arkadaşlarımın isteği üzerine Tıp faküktesinin sınavına girdim ve her ikisini de kazandım. Kimya bölümüne kaydolacaktım fakat liseyi birlikte okuduğum Mardinli 5 arkadaşımla birlikte Tıp fakültesinde de beraber okuyalım diye Tıp fakültesine kaydolduk ve Tıp okuduk. İstanbul Tıp Fakültesi bana hem temel bilimlerde hem de klinik bilimlerde çok güzel bir eğitim verdi. Ve o bakımdan ben ABD’ye geldiğimde teorik yönden hazırlıklıydım. Türkiye’de tabii o zamanın koşulları içinde deneysel bilim yapmak çok zordu. Deneysel araştırma yapma imkanlarımız kısıtlıydı. Zaten Tıp eğitiminde deneysel araştırma yapma pek imkanı yoktur fakat teorik olarak çok güzel yetiştirdi Türkiye beni.

Eğitiminize yurtdışında devam etme kararınız nasıl oluştu? Klinik çalışma ve araştırma yapma arasındaki seçimi nasıl yaptınız?

Ben DNA’yı ve DNA’nın çift sarmal yapısını Tıp 2. sınıftayken öğrendim, ve onu öğrendikten sonra Biyokimyacı olmaya karar verdim. Fakat önce Tıp eğitimimi bitirdim. Tıp 5. Sınıf öğrencisiyken Biyokimya hocamla konuşmuş ve Biyokimya ihtisası yapmak istediğimiz söylemiştim. O da  bana “Aziz, Tıbbiye okuyan bir insanın en az bir-iki yıl doktorluk yapması lazım. Onun için bir süre doktorluk yapmanı tavsiye ederim” demişti. Ben de mezun olduktan sonra Savur’un bir köyünde gittim doktorluk yaptım. Hocam iyi ki böyle söylemiş, iyi ki tavsiye etmiş çünkü hayatımın en güzel hatıraları Savur’un köylerinde doktorluk yapmak oldu. Fakat dediğim gibi ben Tıp fakültesi 2. sınıftan beri Biyokimya ihtisası yapmaya karar vermiştim. Allah rahmet eylesin iç hastalıkları hocam Muzaffer Alpsoy’un tavsiyesiyle ABD’ye geldim. Gelmeme yardımcı olan bir etken de NATO Bursu kazanmam oldu. NATO bursuyla ABD’ye geldim. Bir ara zorluklar çektim. Ondan sonra, Teksas’a gidip doktoramı orada yaptım.

ABD'ye ilk hangi yıl gittiniz ve ilk gittiğinizde neler yaşadınız? 

ABD’ye 1972 yılının yazında veya sonbaharında geldim. Aslında benim hayatımda pek fazla değişiklik olmadı çünkü İstanbul kozmopolit bir şehirdi. Burası da pek değişik değildi o yönden ve İstanbul’da hep yaptığım çalışmaktı, buraya geldiğimde de aynı şeyi yaptım. Fakat iki fark vardı. Biri İstanbul’da tabii herkesle Türkçe konuşuyordum, ancak burada İngilizce konuşamıyordum çünkü benim lisedeki yabancı dilim Fransızca’ydı. O bakımdan buraya gelip İngilizce konuşamıyor olmak yüzden çok zorluk çektim.

Fulbright bursu ile ABD’ye giden öğrenciler ABD’deki ilk günlerinde bazı sıkıntılar yaşayabiliyor. Siz ABD'de ilk günlerinizde zorluk yaşadınız mı, neler sizi zorladı, nelere çabuk alıştınız? 

Çoğu Türk öğrenci yemek konusunda zorluk çeker. Bu benim için sorun olmadı çünkü ben Tıp fakültesindeyken de ekmek peynirle geçinirdim. ABD’de de öyle oldu. Yemek benim için sorun olmadı, ama arkadaşım yoktu. Tıp fakültesindeyken bütün uyanık saatlerimi ders çalışmakla geçiriyordum, ancak 4-5 yakın arkadaşım vardı. İstediğim zaman onlarla görüşebiliyordum. O destek vardı, ama ABD’de bu destek yoktu ve tabii bunun yarattığı bazı psikolojik sorunlarım oldu.

Arkadaş sorununu nasıl çözdünüz?

Ben ilk önce Johns Hopkins’e gelmiştim sonra Teksas’a gittim. Ve Teksas’a gittiğim zaman hem İngilizce öğrenmiştim hem de biraz olgunlaşmıştım tabii. Amerikalılar’ın Türkler’den üstün olmadıklarını, Türkler’in de Amerikalılar’dan üstün olmadıkları yönünde düşünmeye başladığım için artık insanlarla olan münasebetim daha normal hale geldi. Teksas’ta arkadaşlarım oldu ve biliyorsunuz o arkadaşlarımdan bir tanesi Gwen’di ve sonunda onunla evlendim.

Teksas’ta doktora öğrencisi olduğunuz yıllarda başınızdan geçen ilginç bir olay oldu mu? Olduysa kısaca anlatır mısınız?

Eşim Gwen benimle tanışana kadar Osmanlı İmparatorluğu’nu hiç duymamıştı ve bu bana ilk başta çok ilginç geldi. Ancak şimdi arabasının plakasında “Türk Evi”yazıyor ve burada şu anda Türkiye’nin fahri konsolosu. Demek istediğim şu ki, sadece Gwen değil bütün Amerikalılar Türkiye’yi ve Türkler’i tanımıyorlar. Bu konuşmamızı filme alan kişi, Atatürk’ün resmini koymak istediğimde buraya, “bu adam kim?” diye sordu. “Atatürk” dedim. Atatürk’ü hiç duymamış. Bu gerçekten beni çok üzdü. Yani Amerikalılar’ın bizden hiç haberi yok. Bu benim için hem üzücü hem de hiç beklemediğim bir durumdu. Amerikalılar’ın çoğu Gandhi’yi, Mao’yu, Mandela’yı tanır. Ama Atatürk hepsinin önderiydi, hepsi Atatürk’ü örnek almış insanlar. Atatürk, bütün dünyada istiklal savaşı fikrinin başlamasına sebep olan adam, Amerikalılar tarafından neredeyse hiç tanınmıyor. Her zaman söylediğim gibi, eğer karşınızdakinden saygı istiyorsanız önce kendinize saygı göstereceksiniz. Gwen’le olan ilişkimizde, ona insanımızı, kültürümüzü ve tarihimizi anlattım. O da sadece benim söylediklerimle yetinmedi. Kendi de hem Türk kaynakları hem de yabancı kaynakları, Türkiye hakkında objektif olan kitapları okudu, ve bizim büyük bir millet, büyük işler başarmış bir millet olduğumuzu ve Atatürk’ün olağanüstü işler başarmış bir devlet adamı olduğunu anladı. Şimdi bunları biliyor ve o yüzden Türkler için yaptıklarını içinden gelerek yapıyor. Birçok Türk’ten daha fazla Türk oldu diyebilirim.

Nobel ödülünden sonra hayatınızda neler değişti? Bu ödül araştırmalarınızı ve günlük hayatınızı nasıl etkilendi? İnsanların ilk başta gösterdiği yoğun ilgi devam ediyor mu?

Nobel ödülü aldıktan sonra günde ortalama uluslararası iki konuşma daveti gelmeye  başladı. Konuşma ücretleri de 10.000 ile 20.000 Dolar arası değişiyor. Fakat ben kendime Türkiye, Türki Cumhuriyetler ve KKTC haricinde bir yere gitmeyeceğim diye bir söz verdim. Bu yüzden, Türkiye ve Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ve KKTC dışında başka bir yere gitmiyorum. O yönden Nobel’in seyahatlerime ve çalışmalarıma bir etkisi olmadı. Fakat Türkiye’den günde aşağı yukarı 2 davet geliyor. Üniversitelerden ve öğrencilerden gelen  bazı davetleri geri çevirmek zorunda kalıyorum, ama bunu yapmak da zor oluyor. Bu davetleri kabul etmesem bile her birine ayrı kişisel bir mektup yazmam zaman alıyor ve herkese de hayır demek olmuyor. Bunun dışında, Nobel’den sonra çalışmalarımız, yayınlarımız aynı hızla devam ediyor ve bu beni memnun ediyor. Ama bir de ABD’ye her gelen Türk gelip beni görmek istiyor. Gelmeyin desem de dinlemeyip ofisime gelenler oluyor. Onlara çok teşekkür ediyorum, ama işim gücüm etkileniyor. Ben bu ödülü Atatürk’e ithaf ettim, cumhuriyete ithaf ettim, memleketime ithaf ettim. “Bu ödülü ben memleketime borçluyum” dedim. Bunları söyleyince, Türkiye halkı ve bütün Türk dünyası halkları ilgi gösterdi ve bu ilgi de bazı istekler doğurdu. Bu istekleri nasıl karşılayacağımı bilmiyorum.  Onları da haklı görüyorum. Ben artık Türkiye ve Türk dünyası için sadece bir bilim insanı olarak değil, bir de bu Türklük davasına adanmış bir insan olarak algılanıyorum. O bakımdan bir de bunun yükü var omuzlarımda. O yüzden, her gün Allah’a bana taşıyamayacağımdan fazla yük vermemesi için dua ediyorum.

Fulbright Programı hakkında düşünceleriniz nelerdir? 

Fulbright’tan Allah razı olsun çünkü 60 küsur yıldır Fulbright sayesinde birçok başarılı çocuğumuz ABD’ye geliyor ve burada ileri derecede bilim veya herhangi bir konuda çalışmaların nasıl yapıldığını ilk elden görüyor. Burada öğrenilecek çok şey var ve Fulbright bunları öğrenme fırsatı sağlıyor. Aynı zamanda hem Amerikalılar’ın Türkiye’yi tanıması hem de bizim onları tanımamız bakımından faydası oluyor. O bakımdan ben gerçekten Fulbright Programını tebrik ediyorum. Fulbright bursunu alan bir çok insandan bu programın onlara gerçekten faydası olduğunu duydum. Fulbright bursu ile ya da herhangi başka bir vasıtayla buraya gelen Türkler’den beklentimiz ülkelerini unutmamaları. Fakat gördüğüm kadarıyla, Fulbright bursu ile gelenler memleketini unutmuyor, ülkesini unutmuyor ve burada öğrendikleri pozitif şeyleri Türkiye’ye götürüyorlar. O bakımdan ben Fulbright’ı gönülden destekliyorum.

Türkiye Fulbright Eğitim Komisyonu ile yolunuz nasıl kesişti? İsminizi taşıyan bu burs programını başlatma fikri nasıl oluştu?

Sağ olsunlar ilk iletişimi Komisyon yetkilileri kurdu. “Madem siz eğitime bu kadar önem veriyorsunuz, özellikle kızlarımızın eğitimine o kadar önem veriyorsunuz. Biz size yılda bir, bir doktora öğrencisi gönderelim ve bu programa sizin adınızı verelim” dediler. Ben de çok memnun oldum. Hem çok onurlu bir şey hem de bu vasıtayla yeni nesli yetiştireceğiz. İlk öğrencim tabii bir kız çocuğumuz. Ona da ayrıca sevindim. İnşallah bu program devam eder.

Fulbright-Prof. Aziz Sancar Doktora burs programı kapsamında önümüzdeki sene sizinle doktora çalışmasına başlayacak bursiyerlerimize iletmek istediğiniz mesajlar var mı?

Bu programın ilk bursiyeri, Nazlı Değer. Onunla yazıştık ve onu tebrik ettim çünkü Fulbright’ı kazanmak kolay değil. Ancak, aynı zamanda burada çok çalıştığımızı ve buna hazırlıklı gelmesini de söyledim. Kendisinin hocalarından da çok çalışkan bir öğrenci olduğunu öğrendim. Başarılı olacağına inanıyorum.

Bildiğiniz gibi bugün 19 Mayıs Atatürk’ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı. Nobel ödülü almış bir bilim insanı olarak akademik olarak ilerlemek isteyen Türk gençlerine neler tavsiye edersiniz?

Atatürk’ün başlattığı devrimleri, Atatürk’ün bilime verdiği önemi hiç unutmamak ve Atatürk’ün söylediği “Cumhuriyeti biz kurduk. Cumhuriyeti sizler yaşatacaksınız ve Cumhuriyeti yaşatmanın tek yolu bilim yapmaktır.”sözünü hiç unutmamaları gerektiğini söylemek isterim. Umarım sizin nesliniz ve sizden sonra gelecek nesiller ülkemizi daha ileriye götürürler ve biz de ABD, Avrupa ve tüm batı dünyası düzeyinde bilim yaparız. Şunu da söyleyeyim, 19 Mayıs benim için çok önemli bir tarih, çünkü 1683 Viyana Bozgunu’ndan sonra ilk defa Batı’ya dur dediğimiz ve cumhuriyeti kurmak için yola çıktığımız gündür. Daha sonra birçok bilimsel ve sosyal inkılaplar yapıldı ve onlar sayesinde bu seviyeye ulaştık, ama yeterli değil. Daha ileriye gitmemiz gerekiyor. Ve dediğim gibi 19 Mayıs’a o kadar önem veriyorum ki burada Türk Evi’ni kurduğumuzda özellikle 19 Mayıs’ta açılmasına karar verdik ve bugün aynı zamanda bu evin 10. kuruluş yıldönümüdür.

Türkiye’deki eğitim sistemi hakkındaki genel düşünceleriniz nelerdir? Mevcut eğitim sisteminin uluslararası anlamda yarışacak düzeyde olabilmesi için nelerin acilen iyileştirilmesini tavsiye edersiniz?

Öncelikle olumlu birşey söylemek isterim. Türkiye’de eğitim ve araştırmaya büyük yatırımlar yapılıyor. Bu bir gerçek. Fakat şu da bir gerçek ki, Türkiye’de şu anda Batı ile yarışacak derecede bilim yapmıyoruz. Önemli olan, kimin akrabası veya dostu olduğunuzdan ziyade liyakate bağlı bilim yapmaktır. Bilim insanlarına kendi araştırmalarını yapmaları için özgürlük vermek gerekiyor. Ve bir de bilimi din ve politika dışında bırakmak gerek. Ama bu sadece devletin veya dinin bilim insanlarının çalışmalarına karışmamaları değil, aynı zamanda bilim insanlarının da siyasete ve dine karışmamaları anlamına geliyor, çünkü bilim ve siyaset birbirinden ayrı şeyler. Ancak, bunu ne hükümetlerimiz ne de bilim insanlarımız başarabilmiştir. Ben üniversitedeyken bile bu bir sorundu. Eğer hükümetin verdiği bir kararı hocalar beğenmiyorsa cübbelerini giyer Anıtkabir’e giderler, ve orada bu kararı protesto ederlerdi. Benim fikrime göre, ya bilim yaparsınız ya devleti idare edersiniz. Tabii ki sosyal bilimcilerin yönetim ve demokrasi için söyleyecekleri değerli fikirleri vardır ve onları dinlemek gerekir. Ama Fizik, Kimya, Moleküler Biyoloji veya başka pozitif bilim alanalrında çalışan bilim insanları işini gücünü bırakıp devleti yönetmeye kalkarsa ulaşmaya çalıştığımız seviyeye ulaşamayız. Toparlamak gerekirse, dediğim gibi, bilimsel araştırma yapma özgürlüğü sağlamak, liyakate bağlı bilim yapmak, başarılı bilim insanlarını desteklemek ve bilimi siyasetten, dinden ayrı tutmak gerekiyor. 

DNA onarımı ile ilgili çalışmalar sonucunda bunun insan üzerinde bir tedavi olarak kullanılmasına ne kadar yakınız? Araştırmanızın geleceği hakkında neler düşünüyorsunuz?

Bu konuda son makalemiz geçen hafta çıktı ve bir kanser ilacını farelere verdiğimizde günün hangi saatinde hangi genin hangi kısmının onarıldığını tespit ettik. Farelerdeki 20.000 genin günün hangi saatinde onarıldığının haritasını çıkardık. Bunun ikinci aşaması, farelerde üretilmiş insan kanserine bunu tatbik etmek. Şimdi bunu yapıyoruz. Ondan sonra da insanlara geçeceğiz. Maalesef bilimde ilerleme yavaş oluyor. Kademe kademe oluyor. Mesela, farelerde yaptığımız bu araştırmaya 7 yıl önce başlamıştık ve ancak şimdi bitirebildik. O bakımdan bir süre sorarsanız ona cevap veremem fakat bir planımız ve bir yolumuz var. Onu takip edeceğiz.

Türkiye'de en çok neyi özlüyorsunuz?

Türkiye’nin her şeyini özlüyorum ama Türkiye’nin en fazla insanını özlüyorum. Biz gerçekten belki fazla kavga, gürültü yaparız, ama gerçekten sıcak insanlarız ve ben bunu özlüyorum. Yemek bakımından benim basit yemek tercihlerim var. Simit ve Ege incirini özlerim. Bir ara İzmir inciri demişim ve Aydınlılar memnun olmamışlar. O bakımdan Ege inciri diyorum şimdi. Ben İstanbul’da 6 yıl Tıp okudum. Her gün Tarabya’dan otobüsle aşağı giderken Süleymaniye’yi görürdüm ve gözlerim yaşarırdı. Ben hassas bir insanım. O camileri özlerim, o muhteşem camileri özlerim.

Fulbright bursiyerlerine söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Fulbright öğrencilerine, çok çalışmalarını söyleyebilirim.Sadece kendinizi ve ailenizi değil, Türkiye’yi ve Türk dünyasını temsil ediyorsunuz. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra ortaya çıkan bir Türk dünyası var ve siz onları temsil ediyorsunuz. Ben geçen ay Kazakistan, Kırgızistan ve KKTC’yi ziyaret ettim. Orada bir Türklük bilinci var ve bizim ne yaptığımızı takip ediyorlar. Bizler onların da temsilcisiyiz. O bakımdan onları unutmayın.